Salgında Çocukların Ruh Sağlığı

Pandemi kavramı hayatımıza girdiğinden beri 7’den 70’e hepimizin gündelik hayatı değişti. 191 ülkede, okulların kapanmasıyla yaklaşık 1,6 milyar öğrençi, okuldan uzak kaldı. Ebeveyn ve eğitimciler, çocukların özellikle de ruh sağlığını koruyabilmek için adeta iki kişilik bir mücadele sürdürüyor.

Dünya nüfusunun % 42 sini oluşturan çocuk ve gençlerin, izolasyon sürecinde günlük rutinlerinde büyük değişimler yaşandı. Her çocuk gelişim düzeyi ve sunulan imkânlar dahilinde süreçten etkilendi. Dışarıya çıkamamaları, evde yeterli alan bulamamaları, alanları ve öğretmenlerinden uzak kalmalan, yeni düzenlerinde uyum sorunu yaşamalarına sebep oldu. Sürecin net bir şekilde anlatılmaması, ölüm ve hastane haberlerine sürekli maruz kalmaları, ebeveynleriyle iletişim kuramamaları, internetten birçok habere kolayca erişebilmeleri, kaygılarını daha da artırdı.

Nitekim yapılan araştırmaya göre; karantinada kalan, öğretmenleri ile yüz yüze teması kesilen, ev ortamında kişisel alan eksikliği ve hasta olma korkusu yaşayan çocukların % 90’unda travma sonrası stres bozukluğu tespit edilmiştir, Çin’de ruh sağlığı uzmanları tarafından 3-18 yaş arasındaki 310 çocuğun psikolojik ve davranışsal problemler yaşayıp yaşamadıkları değerlendirilmiştir.

Elde edilen sonuçlara baktığımızda çocukların yaygın olarak dikkat dağınıklığı ve sinirliliğin yanı sıra, insanlarla temastan ve salgın hakkında soru sormaktan kaçındıkları ortaya çıkmıştır.

Yine 12-18 yaşları arasında yaklaşık 8000 genç ile gerçekleştirilen çevrimiçi çalışmada;

  • % 43’ünün yoğun kaygı belirtisi
  • % 37’sinin depresif belirtiler
  • % 20’sinin salgına bağlı obsesif belirtiler gösterdiği görülmüştür.

Karantina günlerinde artan kaygılar

Şu an hepimizin ortak kaygısı pandemi. Fakat buna her çocuğun gösterdigi reaksiyon farklı. Kimi çocuk, kayıtsız gibi gorünüp ellerini yıkamaya dahi önem vermezken kimi çocuk yeterli tedbirler alınsa bile dışarıya çıkmak istemiyor.

Yeni dönemde en sık karşılaşabileceğimiz kaygı çeşitlerinden biri, ayrılık kaygısıdır. Aylardır evde ebeveynleriyle hayat süren çocuk, bu ortamdan ayrışması gereken zaman dilimine geldiğinde, işler beklediğimiz gibi gitmeyebilir. Çünkü çocuk, yoğun duygular yaşadığı bu süreçte başına bir şey gelebileceğini veya ebeveynlerini bir daha göremeyeceğini düşünerek güvenli ortamdan ayrılmak istemeyebilir. Abartılı tepkiler göstermeye başlar, ağlar, huzursuzlaşır, karın ağrısı gibi bedeni yakınmaları ortaya çıkar ve ebeveyninin yanından ayrılmak istemez.

Bir diğer karşılaşabileceğimiz kaygı türü ise sosyal kaygı. Evde durmaya alışan çocuk, sosyal hayata açılmaktan, akranları ile yeniden iletişim kurmaktan, oyunlarda yer almaktan, kendi fikrini belirtmekten, kısacası kendini yansıtmaktan bir adım geri durabilir. Aslında kaygı bir çeşit kendini savunma mekanizmasıdır. Bu duygu, çocuğun kendini koruyabilmesi için bir yere kadar gereklidir. Fakat kaygı düzeyi artış gösterdiğinde, zarar verici olabilir Yani kaygı yaşanması normal, ancak derecesi önemlidir.

Kiloları ve yaşları aynı olan iki kuzu, ayrı kafeslere konulur ve eşit miktarda beslenirler. Yan kafeste bir kurt vardır ama bu kurdu, kuzulardarı sadece biri görebilmektedir. Kurdu görmeyen kuzu, oldukça huzurlu olduğundan besili ve kiloludur. Kurdu gören kuzu ise tam tersi huzursuz ve çelimsizdir. Aylar sonra ise zayıflıktan ölür. Kurt, kuzuya hiçbir şey yapmamasına rağmen, kuzu sürekli yaşadığı korku, kaygı ve stres yüzünden ölmuştur. Bunu, içerisinde bulunduğumuz salgın günleri açısından bir düşünelim.

Hepimiz zaman zaman sağlık korkusu, güvenlik ve gelecek kaygısı yaşıyoruz. Bu normal ve yaygın bir duygu. Fakat bu duygu yoğunluğu normalin üzerine çıktıgında, deneydekiyle benzer şekilde hem psikolojimize hem de vücut dengemize zarar vermektedir.

Teknolojinin getirdiği problemler

Teknoloji, her yaştan insan için oldukça cezbedici, hayat kolaylaştırıcı bir alan. Pandemi sürecinde de çogu kişi, çeşitli sebeplerle dijital araçlara yöneldi. Teknolojik uygulamalar, güvenli sayılabilecek ortamlarda iletişimin sürdürülebilir bir hale gelmesine de yardımcı olmuştur. Salgının teknolojiye etkilerini ortaya koyan? “Dijital 2020 Nisan” raporuna göre, sosyal medya kullanımında 16-24 yaş aralığında % 58, 25-34 yaş aralığında % 50 artış olduğunu ortaya koymuştur. Günlük kullanım süreleri ise ortalama 7 saat 29 dakikadan 10 saatin üzerine çıkmıştir. Özellikle bu dönemde sosyal kaygı veya diğer insanlarla iletişime geçmekte zorluk yaşayan çocuklar, kaçış yolu olarak internete sığınıyor.

Çocuklarda: dil ve konuşma becerilerinde gerilik, sosyal becerilerinde eksiklik, büyüdükçe dikkat eksikligi, öfke kontrolü sorunu, ebeveynleri ve arkadaş çevresiyle olan ilişkiler olumsuz yönde etkilenebilir.

Ergenlerde, içe kapanma, sosyal ortamlardan uzak durma ve iletişim güçlüğu, fiziki uyku yoksunlugu yetersiz beslenme, aile ilişkilerinin ihmali ve yaşam sorumluluklarıyla karşılaşılabilir.

Sonuç

Harvard Eğitim Fakültesi tarafından yapılan bir çalışmada, ebeveynlerin % 63’ü salgın sürecinde daha fazla duygusal desteğe ihtiyaç olduğunu, özellikle 5, 6, 7 yaşlarında çocugu olan ebeveynlerin kendilerini normalden daha gergin, kaygılı ve sinirli hissettikleri ortaya çıkmıştır.

Sevgili ebeveyn/eğitimciler, ev hayatımızın boyut değiştirdiği şu günlerde salgının psikolojik etkileri göz ardı edilemeyecek kadar büyük.

Öncelikle bir ebeveyn olarak ne kadar kaygılı olduğunuzu anlamanız gerekir. Kendinize şu soruları yöneltebilirsiniz; “Çocuğunuza kaygılı yaklaşırken davranışlarınızı ona yansıtıyor olabilir misiniz? Kaygılı olan siz misiniz, çocuğumuz mu?”

Hiç birimizin daha önce yaşamadığı bir dönemden geçiyoruz. Çocuğa karşı yaklaşımınızda, korkmanın ve kaygılanmanın son derece doğal olduğunu ifade edin. Güven verici davranışlarda bulunun. Güven, çocuğa kaygılarıyla yüzleşebilmesi için güç verir. Yaşadığı kaygıya dair kendisini nasıl koruyabileceğini gerçekçi bir dil kullanarak anlatın. Örneğin; dışarı çıkmakta veya arkadaşlarıyla vakit geçirmekten kaygı duyan bir çocuğa, maskesini takıp, sosyal mesafesini koruduğunda bulaş riskinin azalacağını anlatın. Güvenli ortamları tanıtın.

Çocukları teselli etmek, susturmak veya oyalamak gibi sebeplerden dolayı teknolojik aletleri asla kullanmayın. Günlük internet kullanım saatlerini belirleyin veya haftalık kullanım çizelgeleri hazırlayın. Buna göre bir plan oluşturun İki yaşından küçük çocukların telefon, televizyon ya da bilgisayarla karşılaşması, gelişim süreçlerini olumsuz yönde etkilemekte ve gecikmelere sebep olmaktadır.

Okul öncesi yaş grubu için günlük internet kullanımı 30 dakikayı geçmemelidir. İlköğretimin ilk 4 yılında Ödev haricinde oyun ve eğlence için günlük en fazla, 45 dakika zaman ayırılmalıdır. Sonraki yıllarda hafta sonu daha esnek olmakla birlikte, günde maksimum 1 saat kullanılmadır. Lise çağında ise günlük 2 saat yeterli olmaktadır. Çocukların internette geçirdikleri zamanı takip ettiğimiz gibi, yöneldikleri içerikleri de takip etmeliyiz.

Kimimizin uzaktan çalışarak, kimimizin uzaktan egitimle sürdürdüğü bu süreci en az hasarla atlatabilmek için öncelikle “kendi maddi/manevi tertip ve düzeninize” odaklanmalısınız.

Çünkü siz, iyi olmalısınız ki her şey iyi olsun Çocuğun ruh hali, ailenin manevi atmosferinin göstergesi gibidir.

Kaynak: İnsan ve Hayat Dergisi, Şubat 2021, Sayı: 132, s.42,  Tunahan COŞKUN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir